Kentsel Dönüşüm

Kentsel dönüşümü doğru anlamak!

Tarık Şengül: "Yazımda yaptığım bu kısa değerlendirme kentsel dönüşüm uygulamalarını iyi anlamadığımızı ve yerel seçimlere giderken bu yetersizliğin önemli olumsuz sonuçlarının olacağını göstermeyi amaçlıyor "


Bu kısa değerlendirme kentsel dönüşüm uygulamalarını iyi anlamadığımızı ve yerel seçimlere giderken bu yetersizliğin önemli olumsuz sonuçlarının olacağını göstermeyi amaçlıyor. Yazının birinci bölümü kentsel dönüşüm süreçlerine yönelik solda yapılan değerlendirmelerin bir çözümlemesini yaparak, yetersizliğin kaynaklarını göstermeyi amaçlıyor. İkinci bölüm kentsel dönüşüm süreçlerine ilişkin solda hâkim yetersizlikleri aşmaya yönelik yeni bir okuma biçimi öneriyor.


KENTSEL DÖNÜŞÜME YUKARIDAN BAKMAK


Kentsel dönüşüm süreçlerine yönelik eleştirel tartışmalarda iki temel yola çıkış noktası bulunuyor. Birincisi kentleri yeniden yapılandırıp, dönüştüren bu sürecin neo-liberal birikim stratejisi ile olan yakın ilişkisidir. Neo-liberalizm kendi dünyasını kurarken, kendinden önce gelen kesim ve mekânlarıyla da bir hesaplaşma içine girmiştir. Sınıf dengeleri olanak verdiği ölçüde bu mekânların kendi mantığıyla çelişenlerini dönüştürmeye yönelmiştir. Gecekondu alanları bu durumun iyi bir örneğidir. Daha önceki dönemlerde üretimin gerektirdiği işgücü depoları olan bu yerleşim alanları üretimin ikincilleştiği neo-liberal dönemde işlevselliğini önemli ölçüde yitirmiştir. Bugün kentsel dönüşüm olarak adlandırılan sürecin gerisinde bu tür bir tasfiye vardır. 

Neo-liberalizm kendinden önce gelen mekânları dönüştürme sürecinin ikinci ilişkili boyutu mekânın metalaştırılmasına işaret etmektedir. Kapitalist toplumlarda mekân her zaman bir meta özelliği taşımaktadır. Ancak neo-liberalizm açısından mekânın metalaşması daha önceki dönemlerle karşılaştırılamayacak derecede stratejik bir öneme sahiptir. Keynesçi ve ithal ikameci stratejiler açısından ekonominin sürükleyici gücü üretimdir. Neo-liberal birikim stratejileri sermaye birikim süreçlerini ulus-devletin ötesi bir mantıkla yeniden kurgularken, finanssallaşma olarak adlandırılan strateji altında üretimi ikincilleştirip, finans sektörünü büyümenin merkezine koymuştur. Bu sürecin mekânsal yapılar açısından önemli sonuçları vardır. 

Bu sonuçlardan en can alıcısı kent mekânını metanın üretildiği yer olmaktan öteye taşıyarak mekânı metanın kendisi haline getirilmesidir.Diğer bir anlatımla kent mekânı neo-liberal dönemde metanın üretildiği, dolaşıma çıktığı, tüketildiği bir yer olmaktan öte bir işlev kazanmış kendisi stratejik bir meta olarak birikim süreçlerinin merkezine yerleşmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, daha önceki birikim stratejilerinde de üretimde aşırı biriken sermaye kentsel yapılı çevreye yönelip, mekânı metalaştırarak krizlerini aşmayı denemiştir. Neo-liberal finansallaşma süreci önceki dönemlerle karşılaştırılamayacak büyüklükte yarattığı aşırı birikimi yaygın ve yoğun biçimde kent mekânına yönlendirirken, kent mekânının dönüşüm/yeniden yapılandırma süreçleri aracılığıyla sistematik biçimde metalaşmasını da sağlamış bulunmaktadır. İç ve dış borçlanma ile desteklenen bu süreçte büyük ölçekli projeler sadece kentlerin değil ekonomin işleyişinin de dinamosu haline getirilmiştir. 

Birikim süreçlerinin giderek artan biçimde kent mekânın metalaşması üzerinden şekillenişinin bölüşüm süreçleri açısından da önemli sonuçları vardır. Uzun süre küçük mülkiyete dayanan kentleşme modeli sonrasında büyük projeler aracılığı ile kentleşme stratejisinin öne çıkışı güçsüz kesimlerin yaşam alanlarına devlet aracılığıyla el konulması yönünde sistematik bir müdahaleyi gerekli kılmıştır. Başta gecekondu alanları olmak üzere güçsüz kesimlerin mekânlarına el koyulması yoluyla yeni orta sınıfı hedefleyen büyük projelere alan açılırken, güçsüz kesimlerin kentin stratejik noktalarından “kovulması” yaygın bir uygulama haline gelmiştir. Benzer biçimde kamu mekânlarının da bu süreçte büyük projeler için tasfiyesi dönüşüm sürecinde sıkça uygulanan bir strateji olmuştur. 

Neo-liberalizmin piyasa merkezli söylemine karşın, dönüşüm sürecinin büyük ölçüde devlet ve devletin elindeki planlama kurumu tarafından gerçekleştirildiği tartışmasızdır. Mekânın hızlı ve yaygın biçimde metalaştırılıp, birikim süreçlerinin parçası haline getirilişi yoğun bir el koyma biçiminde gerçekleştiği ölçüde, siyaset büyük ölçüde bir savaş biçiminde işleyen bir sürece dönüşmüş bulunmaktadır. El koyma yoluyla birikim işleyişi açısından ülkelerarası savaş durumlarında şahit olunan düşman toprağını ele geçirme, yağmalama stratejilerinden esaslı bir farklılık göstermemektedir. Bu süreç “normal siyasal işleyişin” hukukunu askıya alırken, savaş durumunun öngördüğü “olağanüstü dönem” ve “istisnai durum” koşullarının hukuk anlayışını süreklilik kazanan biçimde öne çıkarmıştır. Kent mekânın savaş alanı olarak tanımlandığı bir durumda, devletin kendisi bir savaş aracına dönüşürken, TOKİ gibi kurumlar bu savaş makinasının işgal ve el koyma uygulamalarının stratejik aygıtları olarak çalışmaktadır. Mekânın birikim süreçlerinin merkezine getiren bu metalaşma sürecinde tıpkı savaş durumlarında olduğu gibi hız önemli bir girdi haline gelmiştir. Metanın mantığına uygun olarak mekânın üretimi ve tüketim noktasına ulaşarak kar realizasyonunun gerçekleştirilmesi her şeyden önce bir hız sorunu olduğu ölçüde, dönüşüm süreçlerinin önündeki hukuki ve toplumsal engellerin kaldırılması stratejik bir kaygı olarak öne çıkarılmıştır. Tartışma ve müzakereye tahammülü olmayan bu hız tutkusu giderek artan biçimde demokratik süreçlerin işleyişini de askıya almış bulunmaktadır.  Dönüşüm ve yenileme alanlarına yönelik yeni yasal düzenlemeler hızlı işleyişinin önündeki engelleri kaldırırken, TOKİ gibi savaş aygıtlarıyla birlikte siyasal alanda şahit olunan otoriterleşme eğilimlerini kentsel alana da taşımışlardır.  


DÖNÜŞÜM SÜRECİNE AŞAĞIDAN YUKARIYA DOĞRU BAKMAK


Bu değerlendirmeler göstermektedir ki kentsel dönüşüm daha genel bir dönüşümün parçası olarak bir yandan sermayenin diğer yandan da devletin odağında yer aldığı bir sürece işaret etmektedir. Kentlerin bu büyük dönüşümünün önemli siyasal/sınıfsal sonuçlarının olduğu; çalışan sınıfların bu sürecin kaybedenleri haline geldiği açıktır. Bununla birlikte, yukarıda yaptığımız değerlendirme kentsel dönüşüm süreçlerini kavramamız açısından yeterli olmadığı gibi böylesi bir açıklama ile yetinmek yukarıdan aşağı örgütlenen ve uygulanan dönüşüm politikalarının toplumsal alanda karşılığının bulunmadığı gibi yanlış bir sonuca da götürebilir.

Oysa kentsel dönüşüm süreçleri başta orta sınıflar olmak üzere toplumun farklı katmanları tarafından da yorumlanmakta, süreçlere farklı noktalardan sürece eklemlenip, dahil olma yönünde stratejiler geliştirilmektedir. Orta sınıflar açısından bu sürece eklemlenmenin önemli araçlarından biri konut kredisi ve borçlanmayı da gündeme getiren mülk edinme yoluyla birikim stratejidir. Kentlerde son dönemde patlayan kapalı siteler ve konut kuleleri bu kesimleri hedeflerken, bu kesimleri sadece mülk sahibi yapmamakta, bu oyuna girdikleri ölçüde böylesi bir kentleşme modelinin sürdürülmesi bu kesimlerin birikim ve yaşam biçimlerinin korunması açısından önemli hale gelmektedir. Bu süreçte gecekondu ve benzer nitelikte dönüşüme konu olan konut alanlarında yaşayan mülk sahipleri açısından da dönüşüm süreçleri birçok durumda bir fırsat olarak görülmektedir. Sahip oldukları taşınmazı pazarlık masasına koydukları ölçüde gecekondu nüfusu da kentlerde tek oyun haline gelen rant aracılığıyla birikim oyununun tarafı haline gelmekte, pastadan payını almak isteyen girişimci bireye dönüştürmektedir. 

Bu sürecin mutlak kaybedeni kentin mülküz nüfusudur. Ancak bu tespit orta sınıf ve gecekondu nüfusunun söz konusu oyunun kazananları olduğu sonucuna götürmemelidir. Kentsel taşınmazlar üzerinden rant arayışının bu kesimler için bir kumar anlamına geldiği ve uzun vadede oyunun tek kazananının kumarhaneyi işletenler olduğunu en yalın biçimde Amerika Birleşik Devletleri’nde yakın dönemde patlayan konut kredisi temelli kriz ve bunun mağduru haline gelen milyonlarca orta ve alt gelir grubu ailenin durumu göstermiştir. Ancak bu kesimlerin bu kumar niteliğindeki oyuna dâhil oluşları ya da olma istekliliklerini bir yanlış bilinç soruna indirgemek de doğru değildir. Sorun içinde yaşadığımız dönemde kentlerde tek oyunun rant oyunu olmasıdır. Bu çerçevede gerek orta sınıfın gerekse gecekondu nüfusunun bu refleksi konumlarını korumaya yöneliktir.


SONUÇ


Yukarıdan aşağı inşa edilip, aşağıdan yukarıya da belli bir destek bulan rant merkezli kentsel dönüşüm süreçleri tam da bu yaygın destek çerçevesinde sadece iktidarın kentsel stratejisinin değil, aynı zamanda genel hegemonyasının inşasında da önemli rol oynamaktadır. Bu süreç karşısında karşı çıkış/direniş önemli olsa da, sözünü ettiğimiz hegemonyanın yıkılabilmesi için yeterli değildir. Gezi süreci ile en yüksek noktasına ulaşan tepki ve direniş refleksinin bir karşı projeye evirilmesine ihtiyaç vardır. Bu karşı projenin en önemli unsurlarından biri neo-liberal kent projesi karşısında toplumcu bir kent projesi olmak zorundadır. Yaşam alanlarını ele geçirip sömürgeleştiren neo-liberal proje karşısında yaşamı ve yaşam alanlarımızı savunan böylesi bir proje kentte tek oyun ve kader olmadığını gösterdiği ölçüde geniş kesimlerin desteğini alabilecektir.


Evrensel/Tarık Şengül