Genel

Nermin Çiviciler: Devlet hukuki düzenlemeleri yapmalı

Kırk yılı aşkın meslek yaşamının yarıdan fazlasında salt gayrimenkul hukuku ile uğraşan Av. Nermin Çiviciler Emlekkulisi.com ve Milliyet Emlak'ta yayınlanan yazısında  Mudanya Trilye'de yaşadıklarını anlattı

Başlarken…
Kırk yılı aşkın meslek yaşamının yarıdan fazlasında salt gayrimenkul hukuku ile uğraşmış bir avukat, lisanslı bir gayrimenkul değerleme uzmanı ve değerleme şirketi sahibi olarak; yazmaya nereden başlayacağımı düşünürken, bahardan kalma bir günde yolum Mudanya’nın Zeytinbağı (Trilye) Beldesine bağlı Kumkaya( Siyi) Köyü’ne düştü. Dünyanın en eski üçüncü Ortodoks kilisesi olarak bilinen Baş Melek (Taksiyarhon) Kilisesi bu köyde. Kumkayalılara göre restorasyon izni alamayan sahibi kiliseyi satıyormuş. Oysa, yasal düzenlemeye göre; aslına uygun onarım projesi hazırlatılarak Anıtlar Kurulu'nca müracaat edilmesi halinde gerekli iznin verilmesi gerekirdi.

Böylesine kıymetli bir kültür hazinesinin restoresine izin verilmemesini 'politik bir karar' olarak değerlendirmeyiz. Çünkü biliyoruz ki, Kültür ve Turizm Bakanlığı çok yakın bir zaman önce Bursa'nın İznik ilçesinde Ayasofya kilisesinden çevrilen ve 700 yıldır Müslümanlara ibadethane olarak hizmet veren caminin kiliseye dönmesine ve Hıristiyanların ayin yapmasına izin verdi. Birkaç gün önce de dünyanın en büyük ahşap yapısı olarak bilinen Büyükada Yetimhanesinin tapusu Rum Patrikhanesi’ne devredildi.
Merak ettim araştırdım. Bursa Anıtlar Kurulu Baş Melek (Taksiyarhon) Kilisesi restorasyonu ile ilgili kendilerine yapılmış bir başvuru olmadığını ifade etti. Bu sözlü yanıtta hata payı da olabilir ama, İstanbullu bir iş adamı olduğu söylenen kilise sahibinin satış kararındaki en büyük olasılık bana göre; verilecek restorasyon izninin, beklentisini karşılamaması. Çünkü kültür varlıklarının kullanım biçimi yasalarla sınırlı. Yani yatırımcının “En fazla fayda sağlayacak kullanım'a göre bir planlama yapması olası değil.
Kural olarak mülkiyet hakkı sahibine malını dilediği gibi kullanma hakkı veren Anayasa ile korunmuş temel haklarımızdandır. Ancak toplum yararının bulunduğu hallerde, bu hakkın sınırlandırılabilmesi hatta tamamen ortadan kaldırılabilmesi de Anayasamız hükümlerindendir. İşte birbiriyle çelişen bu iki kavramın buluşacağı ortak payda; aynı zamanda, imar, toprak reformu, kamulaştırma uygulamaları, kişiler adına tapulu kıyı ve orman sahaları, 2/B alanlarında hak sahipliği vb. gibi toplumsal huzursuzluk konularının da çözümü olacaktır.

Her biri ilerde ayrı ayrı ele alınacak olan bu konularda sonuçta mülkiyet hakkı tazminatsız olarak sonlandırılmaktadır. Kökü uzun yıllara dayalı hatalı yasal düzenlemeler, maalesef yargı kararlarıyla da çözüme kavuşturulamamış ve binlerce vatandaşımız İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmak zorunda kalmıştır. Hemen hemen tamamına yakınında ülkemizin mahkum olduğu bu davalar sonunda İnsan Hakları Mahkemesi, bir taraftan Devletin görevinin, mülkiyet hakkı ile toplumun genel çıkarları arasında 'adil bir denge' kurmak olduğunu vurgularken, diğer taraftan da malikin beklentisinin meşru, yani yasal olması gerektiğine işaret etmiştir.
Kısaca tapuya güven ilkesini zedeleyen, devlet ile vatandaşı karşı karşıya getiren birçok sorunun çözümü, Devletin gerekli hukuki düzenlemeleri bir an önce sonuçlandırması yanında, vatandaşlık şuurunun gelişmesinden de geçmekte…