Sektörel

Osman Özdemir: Binaların depreme karşı sorgulanması gerekiyor!

Başkan Özdemir, Deprem Haftası nedeniyle yaptığı açıklamada, deprem gerçeğinin unutulmaması, unutturulmaması ve yapılanların sorgulanarak, yaşanabilecek depremde can kaybı yaşanmamasını temin etmek gerektiğini söyledi.

TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Adıyaman Şube Başkanı Osman Özdemir, “Ülkemizin,  büyük can ve mal kayıplarına yol açan depremlerle sık sık karşılaştığı; topraklarımızın % 66’sının 1’inci ve 2’inci derece deprem bölgesinde bulunduğu, nüfusu bir milyonun üzerindeki 11 büyük kentimiz başta olmak üzere ülke nüfusunun % 70’inin ve büyük sanayi tesislerinin % 75’inin kurulmuş bulunduğu bölgelerin büyük bir deprem riski altında olduğu bilinmektedir. Sadece depremler nedeniyle, 1900’lerden günümüze kadar yaklaşık 100.000 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Son 60 yıllık istatistiklere bakıldığında; doğa olaylarının ülkemizde neden olduğu doğrudan ve dolaylı ekonomik kayıpların, GSMH’nın % 3’ü kadar olduğu görülmektedir. Doğa olaylarının meydana gelmesinde insanların bir katkısı olmadığı; ancak doğa olaylarından zarar görebilirlik olgusunun bizim yaptığımız faaliyetler ile yakından ilgili olduğu, yani, başta deprem olmak üzere doğa olaylarının birer afete dönüşmesinin temel unsurunun insan ve politikaları olduğu bilinmektedir.  Bu nedenledir ki, deprem zararlarını azaltmak, hatta mümkünse ortadan kaldırmak ve toplumumuza bu tehlikeleri algılatmak konusunda başta karar vericiler olmak üzere hepimize önemli görevler düşmektedir.” dedi.


Özdemir, “Deprem ve afet gerçeği artık hepimizin tereddütsüz olarak önemsediği ve bu konuda ortak eylem dahilinde çalışmalar yapılması gereken en önemli konulardan birisidir. Afet yönetimi; afetlerin önlenmesi ve zararların azaltılması amacıyla bir afet olayının zarar azaltma, önceden hazırlık, kurtarma ve ilk yardım, iyileştirme ve yeniden inşa safhalarında yapılması gereken çalışmaların yönlendirilmesi, koordine edilmesi ve uygulanabilmesi için toplumun tüm kurum ve kuruluşlarıyla kaynaklarının bu ortak amaç doğrultusunda yönetilmesini gerektiren çok geniş bir kavramdır.” dedi.


Yönetim biçiminin, Afet öncesi faaliyetler, risk yönetimi, riski azaltma önlemleri, Afet anı ve sonrası yapılan faaliyetler, kriz yönetimi, müdahale önlemleri gibi birlikte planlamayı gerektiren bir yönetimsel anlayışı gerektirdiğini söyleyen Özdemir, “Dünyada afet önleme sistemleri incelendiğinde, ABD ve Japonya’daki iki farklı yapıdan yola çıkılarak benimsenen yeni bir anlayışın ideal bir sistem olarak ön plana çıktığı görülmektedir. ABD’de ileri düzeyde hazırlıklı olma faaliyetleri, Japonya’da ise yüksek düzeyde zarar azaltma faaliyetleri öngörülmektedir, bu iki görüşü de içine alan ideal sistem ise ileri düzeyde zarar azaltma ve dengeli afet yönetimi (Entegre Afet Yönetim Sistemi) ilkesini benimsemektir. Afetlere karşı ileri düzeyde zarar azaltma eylemlerinden en önemlisi ise afet tehlikesi ve riskinin makro ve mikro ölçekte yeniden belirlenmesi, geliştirilmesi ve tehlike haritalarının hazırlanmasıdır. Ancak, 1999 Depremlerinden bu güne kadar depremlere karşı yapılması gerekenlerle ilgili TBMM dahil bir çok kuruluş tarafından raporlar hazırlanmış, eylem planları oluşturulmuş;. deprem zararlarının azaltılması yönünde yapılması gerekenleri eksikli de olsa ortaya koyan Ulusal Deprem Konseyi, Deprem Şûrası, Kentleşme Şurası (KENTGES) raporları gereği yapılmadan tozlu raflara kaldırılarak unutulmuş, çıkarılan yasalar ise deprem zararlarını azaltma yerine, deprem bahane edilerek siyasi iktidarın rant dağıtımının birer mevzuatı olmuştur.” dedi.


Özdemir, “Geldiğimiz noktada; Bu gün, 1999 öncesine göre kentlerimiz depremlere karşı daha güvenli değildir. Afet risklerini azaltmaya yönelik ulusal afet politikaları hala oluşturulmamıştır. Ülkemiz afet tehlike haritaları hazırlanmamıştır. Afetlerle doğrudan ilintili yasalarda tek bir değişiklik dahi yapılmamıştır. Deprem Şûra`sı vb. diğer raporlarda ısrarla vurgulanan Afet, İmar ve Yapı Denetimi gibi Kanunlarının yeniden düzenlenmesi konusunda aradan geçen süre içinde herhangi bir gelişme olmamıştır. ‘6306 sayılı yasa ve Kentsel Dönüşüm Projeleri’ depreme dirençli kentlerimiz yerine ‘kentsel imar rantlarını’ dönüştürmenin bir aracı olmanın ötesine geçememiştir. Bu yasayla, Afetlere karşı sağlıklı ve güvenli yapı oluşturma, deprem istismarına kurban edilmiştir. Afet risklerini azaltmaya yönelik bütçe kalemleri, fonlar oluşturulmamıştır. Halkın afet bilinci ve afetlerle mücadele kültürünün geliştirilmesi için gerekli ve yeterli çaba gösterilmemiştir. Sonuç olarak, bir milat kabul edilen Marmara depremlerinden bu yana zarar azaltma-risk yönetimine ilişkin kayda değer bir gelişme sağlanamamıştır.” dedi.


Özdemir, “Günümüz afet yönetim ilkeleri ve dünya genelinde gördüğümüz iyi uygulamalar afet risk yönetiminin çok paydaşlı ve çok katılımlı mekanizmalarla başarıya ulaştığını göstermektedir. Bu noktada, kamu ve hükümetler vatandaşlarımızın afetlere karşı güvenliğinin sağlanması noktasında birinci derecede sorumludurlar. Afetlere dirençli yerleşim yerleri ve afetlere hazır ve farkında bir toplum oluşturmak çok aktörlü bir eylem gerektirmekte olup, tek bir bireyden ailesine, mahallesinden ilçesine ve büyük çerçevede de ülkenin her kesimiyle afetlere hazır olmasında hepimize büyük görevler düşmektedir. İşte, ‘Deprem Haftası’ olan 1-7 Mart tarihleri arasında, kamuoyunun dikkatinin ülkemiz deprem gerçekliğine çekmek, depreme ve zararlarının azaltılmasına farkındalık yaratmak, yapılması gerekenleri ve yapmayanları sorgulamak daha bir önem ve gereklilik taşımaktadır.” dedi.

Özdemir, “TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası olarak Deprem haftasında bir kez daha ifade ediyoruz: Öncelikle Bilinmelidir ki, depremler jeolojik nedenlerle meydana gelen doğa olaylarıdır. Bu nedenle depremlerin afete dönüşmesini ‘takdir-i İlahi’, ‘doğanın fıtratı’ , ‘Doğal Afet’  gibi göstererek önlem alınmasını engelleyen bir yaklaşımdan eğitimle toplumu uzaklaştırmak en başta gelen görev ve sorumluluklarımızdan olmalıdır.  Doğal olan depremdir, doğal olmayan ise afettir. Bu doğa olayı, bilimden, akıl ve teknikten uzak uygulanan politikaların sonucunda birer afete dönüşmektedir. Depremleri önlemek mümkün değildir, ancak zararlarını ortadan kaldırmak veya azaltmak mümkündür ve bizim elimizdedir. anlayışını toplumsal bilince çıkarmak önem taşımaktadır.  Yaşamın ve yaşamsal faaliyetlerimizin jeolojik çevremizde sürdürüldüğü dikkate alınarak, jeolojik çevremize farkındalık yaratmak ve doğa olaylarının doğru algılanması için jeoloji dersi ilköğretimden başlayarak eğitim programları kapsamına alınmalı, örgün ve yaygın eğitim sisteminin her aşamasına afet olgusu doğru bir şekilde entegre edilmelidir. Sadece veya ağırlıklı olarak afetin ortaya çıkmasından sonra “yara sarma” uygulamalarına odaklanmış mevcut afet yönetim sistemi terk edilerek “tüm bileşenlerin birbiriyle bütünleştirildiği ileri düzeyde zarar azaltma ve dengeli afet yönetimi (Entegre Afet Yönetim Sistemi) ilkesini benimsemektir.


Afetler nedeniyle her yıl ortalama GSMH`nın %1 ile %3`ü arasında ekonomik kayıp/afet zararıyla karşılaşan ülkemizde “Afetlerle Mücadele Fonu” oluşturularak zarar azaltıcı projelerde kullanılmalıdır. 6306 sayılı Kanunun 7inci maddesi ile oluşturulan “dönüşüm projeleri özel hesabı” bu Fona devredilmelidir.


Dünyada zarar azaltma süreçlerinin ilk adımı olarak görülen ve afete duyarlı planlamayı sağlamada önemli bir araç olan Afet Tehlike Haritalarının  hazırlanmasına yönelik çalışmalar kamu kurumları ve üniversite işbirliğinde ivedi olarak başlatılmalı; Deprem Tehlike Haritalarının yanı sıra, Heyelan Duyarlılık ve Risk Haritaları, Çığ Düşmesi Risk Haritaları, Su Baskını Haritaları üretilmeli ve bu haritalar planlama süreçlerinde girdi olarak kullanılmalıdır.


Afet Mevzuatı, 7269 Sayili Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun`u bütünleşik afet yönetiminin ana hatlarını içerecek şekilde yeniden düzenlenmeli; bu çatı yasanın altında “Fay Yasası”, “Heyelan Yasası” ve “Su Baskını Yasası” yer almalıdır. Öte yandan, “Fay Yasasına” dayalı olarak  “Diri Fay Haritası Kullanım Yönetmeliği”, “Yüzey Faydalanması Tehlike Zonu Belirleme (Tampon Bölge) Yönetmeliği” ve “Sismotektonik Harita Hazırlama ve Kullanımı Yönetmeliği” gibi ikincil mevzuat meslek örgütlerimizin görüşleri dikkate alınarak hazırlanmalıdır.


Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bünyesinde başlatılacak çalışmalar ile Ulusal İmar Mevzuatı, “Yapı Kanunu” ve ” Şehircilik ve Planlama” olarak iki çatı yasa ekseninde yeniden yapılandırılmalı; ikincil mevzuatı yeniden oluşturulmalı ve afet mevzuatı ile bütünselliği sağlanmalıdır.


Yenilenmiş Türkiye Diri Fay Haritasi”  sadece Ülkemiz karasal alanları ve Marmara denizini kapsayacak şekilde hazırlanmıştır. Bütün bilim insanlarının da vurguladığı gibi kara alanlarımız kadar denizlerimizin (Akdeniz, Karadeniz, Ege) de depremselliğini açığa çıkartacak araştırmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Bu araştırmalarında hızla tamamlanarak hem “Diri Fay Haritası” hem de “Türkiye Deprem Tehlike Haritası” güncellenmelidir.


4708 sayılı Yapı Denetim Yasası yenilenerek; yapı denetim sürecinin yapının üzerine inşa edileceği parselin zemine aplikasyonundan başlayıp yapılacak yapı türü, niteliği, büyüklüğü, temel derinliği v.b. unsurlar dikkate alınarak parsel üzerinde gerçekleştirilecek zemin ve temel etüdü ile yapının tamamlanmasından sonra yapının izleme ve bakım süreçlerini de dikkate alarak yeniden tarif edilmeli ve yapı ruhsatı vermeye yetkili kuruluşlar ile yapı denetim kuruluşlarının bu denetim içindeki fonksiyonları yeniden tanımlanmalıdır. Ülkemizin jeolojik yapısı nedeniyle afet tehlikeleri açısından oldukça riskli olması nedeniyle “zemin ve temel etütlerinin yapım, üretim ve raporlama süreçleri yapı denetim kuruluşlarının bünyesinde yer alacak jeoloji mühendisleri tarafından yerinde denetlenmelidir.


Bu güne kadar binlerce can kaybına, ağır maddi kayıplara yol açan yıkıcı depreme kaynaklık etmiş olan Doğu Anadolu Fay Zonu (DAFZ),  sessizliğini korumakta ve enerji biriktirmektedir. Üzerinde çok sayıda sismik boşluk bulunan DAFZ‘nun değişik kollarının yakın bir gelecekte yıkıcı depremlere kaynaklık etmesi kaçınılmazdır. Tüm ülkemizi maddi ve manevi olarak yıkan 1999 Marmara ve Düzce depremleri sonrası tüm dikkatler olası İstanbul depremine çevrilmiş, yoğun olarak desteklenen bilimsel çalışmalar da Marmara civarına yoğunlaştırılmıştır. Ancak yukarda belirtilen nedenlerle DAFZ ve yakın civarındaki aktif zonların ihmal edilmemesi gerçeği önemle dikkate alınmalıdır.


Ülke olarak depremlerden en az zarar görmenin en önemli bileşeninin eğitim ve farkındalık çalışmaları olduğu gerçeğinden hareket edilerek,. Toplumun her kesimini içine alan eğitim uygulamaları ve tatbikatlar ile ülkemizde depremlere karşı bir farkındalık ve dirençlilik kültürü oluşturulmalı,  Bu kapsamda ülkemizin deprem sorununa stratejik yaklaşım getiren ilk yol haritası niteliğindeki belgesi olan Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı’nın ülke genelinde uygulanmalıdır.


Jeoloji Mühendisleri Odası olarak tekrar vurgulamak istiyoruz ki;


Doğal olan depremdir, doğal olmayan ise afettir. Depremleri önlemek mümkün değildir, ancak zararlarını ortadan kaldırmak veya azaltmak mümkündür ve bizim elimizdedir. Bu doğa olayı, bilimden, akıl ve teknikten uzak uygulama ve politikaların sonucunda birer afete dönüşmektedir.


Ülkemizin deprem olgusu çerçevesinde jeoloji mesleğinin deprem araştırmalarında daha etkin ve yoğun kullanılması, büyük çoğunluğu 1. ve 2. derece deprem bölgesinde yaşayan insanlarımızın sağlıklı ve güvenilir yaşam alanlarının belirlenmesinde ve planlanmasında jeolojik araştırmaların öneminin daha iyi anlaşılabilir olması gerekmektedir.


Aksi taktirde yitirilen canlarımızın, maddi kayıplarımızın sorumlusu, Odamızın sürekli vurguladığı, bilime, tekniğe, uluslararası örneklere uygun önerilerini dikkate almayan, jeoloji mesleğini hiçe sayan zihniyet olacaktır.” dedi.


Adıyaman Günebakış Gazetesi