Köşe yazıları

Tamer Kumkale: Depremde tedbir almamak katliama ortak olmaktır!

O gün yıkılan şehirlerde depremin fiziki yıkıntıları tamamen kalktı ve her şey eskiye döndü. Ama deprem coğrafyasında bulunan ülkemizde Düzce, Bingöl ve diğer pek çok felakette benzeri acıları yeniden yaşadık.

17 Ağustos 1999 Gölcük- İzmit Adapazarı Depreminin üzerinden 15 yıl geçti fakat hafızalardaki korkunç görüntüler henüz silinmedi. 


Ogün yıkılan şehirlerde depremin fiziki yıkıntıları tamamen kalktı ve her şey eskiye döndü. Ama deprem coğrafyasında bulunan ülkemizde Düzce, Bingöl ve diğer pek çok felakette benzeri acıları yeniden yaşadık. 


Depremde görülen manzara hiç değişmiyor. Hep ayni ihmal ve başıbozukluktan yıkılan binalar ve tuzla buz olmuş beton yığınlarının altında kalarak yitirdiğimiz masum canlar. 


17 Ağustos 1999'dan günümüze değişen bir tek olumlu şey, devletin ve sivil toplum kuruluşlarının deprem olduktan sonra bölgeye yetişmelerindeki hız ile yaraların sarılması da kazandıkları büyük tecrübedir. Fakat bu tecrübe muhtemel depremin yıkımını önlemeye yönelik değildir. Yapılanlar tamamen deprem olduktan ve yıkım meydana geldikten sonraki faaliyetlerle sınırlıdır.. Biz Türkler kaderci insanlarız ve depremlerden asla ders almıyoruz.

 

Bunun örneklerinden biri Mayıs 2003 Bingöl Depreminde yaşandı. 1971'de tamamen yıkılan depremden sonra sıfırdan inşa edilen Bingöl'ü 33 yıl sonra 6.4 gibi küçük bir deprem dahi yeniden yıkmaya yetti ve iki yüzden fazla cana mal oldu. Yıkılanlar öncelikle devlet binaları idi. Sadece Yatılı Bölge Okulu bile tek başına öğrencilerine mezar oldu. 


1971'de yeniden inşa edilen Bingöl'de tüm yeni binalar tek katlı idi. Tek katlı inşaat geleneği uzun süre devam etti. Sonra ne oldu ise, deprem unutuldu. Binalar yükseldi. 


2003 depreminde görüldü ki yıkılan binalar yine çok katlı idi. Ve müteahhitlerin çalıp çırptığı, eksik malzeme kullandığı aşikar olan devlet binaları yıkılırken tek katlı deprem evleri ise sapsağlam duruyorlardı. 


Türk Devleti ve milleti depremde varını yoğunu harcar ve yaraların biran önce sarılması için olağanüstü bir çaba gösterir. Milletçe kenetleniş doğrudur. Fakat zamanlaması yanlıştır. İşin doğrusu deprem olmadan bu birlikteliğin sağlanması ve gereken bilimsel önlemlerin önceden alınmasıdır. Ülkemizde meydana gelen depremlerin çok üstünde şiddette depremlere devamlı maruz kalan Japonya gibi ülkelerde tek can kaybı olmazken ve binalar un gibi dağıtmazken, neden hâlâ bizim ülkemizde meydana gelen yıkımlardan ders alınarak önceden tedbir alınmaması anlaşılır gibi değildir. 


İşte sorun buradadır. Çözülmesi gereken husus, deprem sonrasında meydana gelen yaraların sarılması değil, böyle yaraların meydana gelmesini önleyecek tedbirlerin alınmasıdır. Deprem sonrası meydana gelecek yıkımların maliyetinin deprem öncesi alınacak tedbirlerin maliyetinin beş katı olacağını bilim adamları adeta haykırmaktadır. Fakat seslerini duyan makam yoktur. 


Oysa deprem bu toprakların bilinen gerçeğidir ve daha binlerce yıl toprak yerleşene kadar bu doğa olayı durmayacaktır. Buraları vatan bilip, yurt tutan bizlerin bu zamansız gelen düşmana karşı bilinçli bir şekilde hazırlanmamız gerekir. 


Nitekim Anadolu halkı genellikle toprak ve yığma taştan yapılan tek katlı depreme dayanıklı evlerde oturarak bu afetten kendilerini korumuşlardır. Kendi canlarını güvence altına alırken, çok katlı ve görkemli sanat yapılarını ise zamanın bütün imkanlarını kullanarak en büyük depremlerde dahi ayakta kalacak ve nesilden nesle aktarılmasını sağlayacak" şekilde inşa etmişlerdir. 


Bunların örneğini çevremizde tapınak, kilise, cami, medrese, köprü vs. olarak görüyoruz. Demek ki istenirse yapılabiliyor. Teknoloji ve bilim bugünkü ile mukayese edilmeyecek kadar geri olmasına rağmen binlerce insanın toplandığı bu mabetler her türlü sarsıntıda dimdik kalmayı başarmışlardır. 


Allah hiç kimseye deprem acısı vermesin ve o korkuyu yaşatmasın. Fakat sorumluların sorumsuz davranışları yüzünden her türlü acıyı bizzat halk çekmektedir. Ateş her zaman düştüğü yeri yakmakta ve doğrudan bu afete maruz kalıp acıyı bizzat hissetmeyenlere televizyonlardaki yıkım görüntüleri sıradan bir film gibi gelmektedir. 


3 Mart 1992'deki Erzincan depremini ailece yaşadık. Allah böyle afetlerle bizi bir daha sınamasın, insanoğlunun; kendi elleriyle yarattığı binalarda bu büyük afet karşısında ne kadar aciz ve güçsüz olduğunu gördük. Deprem Harekat Merkezi'nde koordinatör olarak görev aldığımdan, depremin kesinlikle öldürmediğini, çünkü kuralına uygun inşa edilen binaların asla yıkılmadığını, yıkımın tamamen insanların bölge,, şartlarını bile bile depreme dayanmayacağı açıkça belli olan binalahh yıkılması ile öldükleri gerçeğine bizzat şahit oldum.


1939 depreminden sonra Japonya'nın teknik katkıları"ile inşa edilen tek katlı evlerden bir tuğla bile sökülmemişken, okullar, hastaneler, lojmanlar gibi devlet binalarının tamamına yakını ya yıkılmıştı ya da çok büyük hasar görmüşlerdi. 


Bizim Anadolu / Dr. Tamer Tahir Kumkale